MANEVİ EĞİTİMSİZLİKLERİN FATURASI

MANEVİ EĞİTİMSİZLİKLERİN FATURASI

MANEVİ EĞİTİMSİZLİKLERİN FATURASI

Biliyorum azıcık vicdanı olan (özellikle de buluğ çağına ermiş çocuk sahibi olan herkes) gelecek adına büyük bir endişe taşıyor. Zaman zaman bu konudaki endişe dolu yazılar okusak da bu endişenin toplumun tümüne yansımadığını görmek bu konuda sancı çeken herkesi daha da endişelendiriyor!

Peki neden endişeliyiz?

Çünkü özellikle gençlerimizle aramızda çok yüksek duvarlar var.

Sanki sırf onlarla birbirimizi görmemek, anlamamak, duymamak için önyargılarımızdan, ön kabullerimizden, egolarımızdan, aidiyetlerimizden, zaaflarımızdan, ideolojilerimizden, anlama biçimlerimizden, yorum farklılıklarımızdan, kibrimizden, ezberlerimizden ve daha bilmem nelerimizin hepsinden birden duvarlar örmüşüz.

Duvarlar; kullanılan her kelime, anlaşılamayan her cümle, yaşanan her öfke nöbeti ile biraz daha yükselmiş ve gençlerimizle duvarın öbür tarafından iletişim kurar haldeyiz şimdilerde.

Böyle olunca da ne anlatmak sağlıklı bir şekilde mümkün oluyor, ne de onları anlamak.  Ama işin ürkütücü boyutu; biz onları anlamamakta direnirken, onlar artık kendilerini anlatmaktan yazık ki vazgeçmiş durumda.

Yanisi gençlerimizin sağırı ve onları kendimize benzetemediğimiz, ideallerimizi dikte ettiremediğimiz için körüyüz maalesef.

Oysa genç Farsça bir kelime ve bizdeki anlamı “hazine” demek.

Biz bize emanet edilen bu hazineleri tıpkı altın gibi cürufundan ayırıp işlemek yerine daha çok yerin dibine gömüyoruz.

Bu “gömme” mücadelemiz de onlar doğar doğmaz başlıyor.

“Yapma, dokunma, koşma, gitme” gibi sayısını ziyadesiyle artırabileceğimiz ama hep bir olumsuzluk sarmalı içinde kendi doğrularımızı, yaşam biçimimizi; onlar büyüdükçe de ideallerimizi, olmak isteyip de olamadıklarımızı “ben yapamadım o mutlaka yapmalı” dediklerimizi adım adım empoze etmeye başlıyoruz gençlerimize.

Bu da biz (35 yaş ve üstü jenerasyon) dedelerimizin / büyüklerimizin dizinde oturup onları dinlemeye can atarken kendi anne, baba ve ebeveynlerinden kaçan, mutluluk ve huzuru hep başka yerde arayan, özgürlüğü elinde kölesi olduğu cep telefonunda arayan bir nesil çıkardı önümüze.

Bize göre onlar “uslanmaz ve hayırsız”, onlara göre ise biz “halden anlamaz” olduk.

Giyecekleri kıyafetten dinleyecekleri müziğe; arkadaşlıklarından meslek seçimlerine kadar her bir şeylerine karışma ve karar verme hakkını elimizde bulundurduğumuz gençlerimizi yine kendi ellerimizle mutsuzluğun ve en önemlisi de yalnızlığın pençelerine teslim ediyoruz.

Bu karambolde belki de -hep dediğim gibi- içimize azıcık hicret etsek doğruya ulaşma imkanını yakalayabileceğiz. Ama dışarıya o kadar odaklanmış durumdayız ki bırakın içimize hicreti baktığımız aynalarda kendi yüzümüzü bile göremiyoruz.

Doğal olarak da milli ve manevi değerlerden kopuk, amacı amaçsızlık olan ve hayatı; salt yeme, içme, uyuma, üreme ve uyku olarak gören bir nesil düştü bugün avuçlarımızın içine.

Geçen yıl yapmış olduğumuz ve bu yıl da sürdürme gayretinde olduğumuz yurt turnesinde bir eğitimci meslektaşımla tanışmıştım. Sanırım Elâzığ İl’indeydi. Müzik öğretmeniydi ve öğrencileri tarafından da çokça seviliyordu. Bu meslektaşımın anlattıkları bile bizim bu konudaki hırsımızın en bariz göstergesi;

“Ben” demişti.

“Hep müzisyen olmak istedim. Ta ilkokul sıralarından beri tüm düşüncelerim, hayallerim bunun üzerine idi. Gece yatağıma girdiğimde bile sahnelerde şarkılar söyleye söyleye uyurdum. Gün geldi lise bitti ve sınavlara girdik. Önümde tercih kılavuzu, kulağımda babamın sözleri;

“Eğer sanatçı olursan sana hakkımı helal etmem.”

Ben mi babam mı derken babam ve bize öğretilen kutsalların ağırlığı altında ezildim tam bir hafta boyunca. Sonunda babamın “hakkı” baskın çıktı ve eğitim fakültesine yerleşip öğretmen oldum. Atama kuraları çekildiğinde arkadaşlarımın sevinçten benim ise kayıp giden ideallerimden nasıl ağladığımı hiç unutmayacağım. Allah’tan bakanlık yan branş diye bir bölüm açtı da içimdeki o yara az da olsa kabuk bağladı”

Şimdi kendinizi bu öğretmenimizin yerine koyun lütfen.

Ne hissediyorsunuz?

Elin oğlu üç asrı bulmayan tarihine kahraman icat etmek için bilgisayar marifetiyle çizgi karakterler uydururken biz gençlerimizin önünü nasıl tıkıyor, geleceklerini istediğimiz gibi nasıl şekillendiriyoruz farkında mısınız?

Kabul edelim.

Zaman değişti ve değişirken bir şeyleri alıp götürdü bizden ve yerine bir başka şeyler getirdi. Ne götürdüklerine mâni olabildik ne de getirdikleriyle nasıl başa çıkabileceğimize dair net bir teklif ortaya koyabildik.

Bu korkuyla da kendimizden, ‘ben’imizden bir dünya yaptık kendimize, istedik ki her şey onun etrafında dönsün ve hatta zannettik ki her şey onun etrafında dönüyor. Bizim doğrumuzdan başka bir doğru, bizim gördüğümüzden başka görmeye değer bir şey, bizim anladığımızdan başka anlaşılacak bir hakikat, bizim sevdiğimizden başka sevilmeyi hak edecek bir güzel, bizim sözümüzün ötesinde söylenebilecek bir söz, bilgimizin üstünde bilgi, yolumuzdan gayrı yol, derdimizden başka dert yokmuş gibi yaşıyoruz.

Kabul edelim.

Henüz hayatın başlangıcındaki evlatlarımızın öğretmiş olduğumuz “çaresizlik” girdabı içinde geleceğe güvenle bakmalarını sağlayamıyoruz.

Çünkü yaşanmışlıklarımızdan, bildiğimizden, gördüğümüzden, ezberimizden, zanlarımızdan, zaaflarımızdan, olmak ve oldurmak istediklerimizden bir mevzi yapmışız kendimize.

Eşyayı, insanı, düşünceyi oradan seyredip var olanın bizim gördüğümüz gibi olduğunu ve ötesinin de gördüğümüzden ibaret olduğunu iddia ediyoruz.

Ama böyle yapmakla hem mevzunun diğer tarafları bizim için karanlık kalıyor; hem de aynı tabloyu bir başka pencereden, düşünceden seyredip farklı bir şey gören evlatlarımızı bilmemekle, görmemekle, anlamamakla itham ediyoruz.

Kendimizi anlatamadıkça da sesimiz yükseliyor, öfke seline kapılıp gidiyoruz.

Gençlerimizle kavgamızın en büyük sebebi bu.

Hâlbuki sesimizi duyuramamaktan şikâyet etmeyi terk edip evlatlarımıza gerçekten kulak kesilmenin zevkine bir erebilsek; anlatma ihtirasından kurtulup, anlaşılmamaktan müşteki olmaktan vazgeçip onları anlama derdine bir düşebilsek, onların gözündeki çöple uğraşmayı bırakıp kendi gözümüzdeki dal budakla meşgul olabilme hassasiyetine bir erişebilsek mesele kalmayacak!

Evet!

Başta eğitim sistemi olmak üzere çocuklarımızı, gençlerimizi yetiştirme tarzımızda yanlış bir şeyler var. Bu yanlışa “yokmuş” gibi yapmaya devam edersek; yanlışın bir parçası olacak, en büyük hazinemiz olan gençlerimizi işlemek yerine onları daha çok gömeceğiz ve ‘doğrunun salt bize ait olduğu’ zannıyla evrensel doğrulara ulaşmadan, bu doğruları yaşamadan, sadece “yanlış var” diye bağırıp vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız.

Ama her geçen gün çivisi çıkan dünyada duyduğumuz her söz, şahit olduğumuz her olayla yitirdiğimiz mukaddeslerimizin, kaybettiğimiz meselemizin, mesuliyet duygumuzun, emanet bilincimizin farkına bir an varmak / vardırmak zorundayız.

Zira tüm bu anlattıklarım işin görünen boyutu.

Bir de görünmeyen, görmek istemediğimiz, görüp de kafamızı çevirdiğimiz başka bir boyutu var ki, o da işin manevi boyutu. Çünkü manevi eğitimsizliklerin faturası her çağda savaş, kan, gözyaşı ve huzursuzluklar olarak ödetilmiştir toplumlara.

Nasıl mı?

Hep birlikte bakalım…

“Hasan ve Hamza” adında iki de dünya tatlısı “yakışıklı” melekleri olan bir okurum vardı. Geleneksel algıyla büyümüş ve din kavramını toplumun neredeyse tamamı gibi “tapınaksal ritüeller”den ibaret gören bu okurum, bir gün bana bana henüz sekiz yaşında olan Hamza’sını yaz Kur’an kursuna gönderemediğini, benim pedogoji bilgime güvendiğini ve ne yapması gerektiğini sordu.

“Neden Arapça ısrarı?” diye sordum.

“Öğrenmeli!” cevabını aldım.

Ama üstü kapalı da olsa asıl gayesinin “bana bişey olursa arkamdan en azından Ya’sin okuyacak bir evladım olsun” düşüncesini anlamakta gecikmedim tabi. Ancak yılların kanıksattığı, atadan dededen babadan alınan dini bilgiyi(!) ve Arapçanın kutsallığını(!) hemen öyle bir çırpıda yıkmak mümkün olmuyor maalesef.

Haydi, bu güzel insanın şahsında -başta kendi nefsim- ilkin kendimize itiraf edelim ne olur!

Ama Hasan’ımız ve Hamza’mızın olmasını istediğimiz gibi; Müslümanca…

Bırakın Rabbin kelamını içimizde bir ilmihali dahi baştan aşağı okuyan kaç kişi var?

Ya da necaset, taharet kavramlarının ayrıntılarını idrakiyle bilen kaç kişiyiz?

Peki ya hayatın merkezine oturması gereken otuz iki farz?

Konu din olunca “selamün aleyküm” diye başlayıp, “Allah’a emanet ol” diye bitirdiğimiz sohbetlere rağmen sorsam, sorsanız namazın edebini, adabını, ikamesini şaşmadan ama hakkını vererek kaçımız sayabilir?

Babamız, annemiz vefat etse onu nasıl gasledeceğimizi, nasıl kefenleyeceğimizi, nasıl kabre yerleştirmemiz gerektiğini kaçımız biliyor?

Çocuklarımıza okutmaya çalıştığımız Kur’an-ı Kerim’i baştan aşağı kaç kez okuduk?

Kılmalarını istediğimiz namazı yanlarında kaç kez hakkıyla eda edebildik?

Kendi kavgama sizi de ortak ederek haddimi aşıyorsam lütfen bağışlayın.

Sadece üç beş dakikamızı alacak sıradan bir bilgiyi bir ilmihalden öğrenmek yerine bir başkasına sormaya can atıyoruz, çünkü tembeliz. Falan hoca, filan alim, öbür şeyh, diğer Allah dostu(!) derken ömrümüz elimizden kayıp gidiyor.

Tıpkı Celalettin-i Rumi’nin de deyimiyle dinimizden yırtarak dünyamızı yamıyoruz!

Hatırlayalım ne olur.

Okullarımızı bitirirken koca koca kaç kitap bitirdik?

Kaç kez güneşin doğuşuna şahit olduk?

Kaç gecemizde kitaplarımızla seviştik?

Peki iki cihanda da sana saadeti getireceğine iman ettiğini iddia ettiğin dininin, hiç olmazsa ilmihal seviyesinde bilgisine sahip olmak çok mu zor?

Kendi yapmadığını çocuğundan beklemeye hakkın ne?

Evindeki tencerene koyduğun bulguru sofraya pirinç olarak ikram etme sevdası neden?

Bizzat Rabbin kelamıyla, bu dini dinül qayyüme (hayat dini) olarak anlatan ayetlere karşılık; ısrarla tapınaklara, kutsal gecelere, bonuslu vakitlere hapsetme sevdamız neden?

Dirilelim, insan kalalım, mutlu ve huzurlu bir yaşamımız olsun diye gönderilen kelamı ölülere okuma sevdasının kaynağı ne?

İşte sorunumuzun asıl düğüm noktaları bunlar…

Yapmadığımızı, yapamadığımızı başta çocuklarımızdan olmak üzere karşımızdakinden beklemek. Bu durum toplumun geneline yayılınca da içinden çıkılamaz bir hal alıyor.

O kadar çok örnek var ki!

Doğu Anadolu’ya atanan bir öğretmen arkadaşım ev kiralıyor ilimizin birinde. Ev sahibiyle evi geziyor. Evin tümünü dolaşıp anlaştıktan sonra ev sahibi kulağına fısıldıyor;

“Yeğenim aha şu şu şu prizler kaçaktır. Suyun da mutfak ve banyo lavaboları kaçak!”

Gururla wc nin yanındaki lavaboya yönelip gösteriyor;

“Aha bu hariç. Biz abdestimizi buradan alıyoruz. Neme lazım haram suyla abdest almak!”

İşte bizim din anlayışımız bundan ibaret.

Sonuçta ne oluyor?

Müslümanla ahlak arasındaki mesafe giderek açılıyor!

Dünya- ahiret dengesi kayboluyor!

Din, artık bezirganların eline düşerek melankoli ve göz yaşı içinde sunuluyor!

Dinin olmazsa olmazı adalet duygusu fakirlerin, yoksulların, yetimlerin, düşkünlerin gözlerinde değil, muktedirlerin iki dudağının arasında aranıyor!

Biz ne yapıyoruz?

Konuşuyoruz!

Ama sadece konuşuyoruz!

Terbiyenin aslında söz değil temsil olduğunu unutarak.

Çocuklarımıza en iyi örneğin “biz” olacağımızı atlayarak.

Hadi bakın topluma ne olur?

Dindar sayımız arttı mı?

Evet!

Kur’an Kursu sayımız?

Evet!

450 lerde olan İmam Hatip sayımız?

Şimdi 4.000 lerde!

Nerdeyse her mahallede İmam Hatibimiz var!

Yani tabir-i caizse paçalarımızdan din akıyor!

Ama bakın toplumsal asayişe!

Gırtlaktan kalbe inmeyen imanın tezahürü ile, Allah’a değil kula şirin görünmek adına attığımız bu taklaların bedeli olarak ne var avuçlarımızda?

Sonuç mu?

Bu iş Hamza’mıza, Hasan’ımıza Kur’an-ı Kerim’i arapçasından öğretmek, her mahalleye imam hatip açmak, konuşmak yerine göstererek ve yaşayarak oluyor, olmalı.

Ne diyorduk?

Bırak kardeşim Allah’ın varlığını ispatlamayı! O zaten var!

Öyle bir yaşa ki, insanlar senin varlığında Allah’ı görsünler.

Seninle karşılaştıklarında imanın kokusunu alsınlar.

Zannetme hevesleri “fark etme” iştiyaklarından önde giden insanlar, sahip olageldikleri zanlar sayesinde mutluysalar (ki çoğunluk mutlu) “hakikati araştırma” ihtiyacı hissetmezler. Boş vermişlik ve idraksizlik eliyle üretilen bu mutluluk hayallerinin taliplisi de azımsanmayacak kadar çoktur. Ama kitapta atıf; hep “inanca ve inananların azınlığına” dır!

Musibetten ilâhi bir lütuf olarak doğan birlik ruhunun devamı için her birimiz; “ben bir başıma ne yapabilirim ki?” umursamazlığından; “doğrularda kalabalıklaşmak zorundayız” şuur ve mesuliyetine erişmek borcundayız.

Azına çoğuna bakmadan, ileri geri konuşana aldırmadan, iltifat edenin övgüsü ile kınayanın kınaması arasında nefsimizi tahrike yahut kalbimizi tahribe yol açacak bir fark görmeden, hesabî değil hasbî bir gönülle Rabbin gönderdiği ilahi lütufla dirilen birlik ruhu “ben olmazsam kimse bişey yapamaz” kibriyle yol yürüyenlerden ziyade, “vatan sevgisi imandandır” idrakiyle yol olabilenlerin omuzlarında yükselecek.

Biz zaferden değil seferden sorumluyuz.

Menzile varıp varamadığımız değil, bu yolda yürürken Rabbi ne kadar razı edebildiğimiz asıl sancımız olmalıdır.

Müebbet muhabbetle…

GENÇLERİN "SESSİZ" ÇIĞLIĞI

Şubat 22, 2019

RAHMET DİLİYORUM!

Şubat 22, 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir