KAVURMA ŞENLİĞİ

KAVURMA ŞENLİĞİ

KAVURMA ŞENLİĞİ

Malum Kurban Bayramı yaklaşıyor.

Tabi bayramla birlikte özellikle son yıllarda yoğunlaşan manasız bir “kurban” tartışması.

“Kurban kesmek var mıdır, yok mudur?”

Toplum -hep olduğu gibi- ikiye ayrılıyor bu tartışmayla.

Bir tarafta mutlaka bir hayvan kesilmesi gerektiğini savunanlar, diğer tarafta ise bunun bir hayvan katliamı olduğunu iddia edenler. Ama işin ilginç tarafı, her iki taraf da “kurban”ın ruhundan ve ondaki toplumsal içerikten bihaber.

Yine de her yıl olağan hale gelen bir manzara çarpar göze.

Kurulan pazarlardan bir kurbanlık seçilir. Bayram sabahı kesilir veya kestirilir. Sonra etler alınır dağıtılır ve bir et yeme şenliği başlar. Televizyonlarda kurbanlık yerine kendini doğrayanlar, kasapların elinden kaçan hayvanların görüntüleri, acil servislerden yükselen feryatlarla izlenir. Başka biri çıkar, yoğun et tüketiminin zararlarını anlatır; bir diğeri kolesterol ve tansiyon ikazı yapar; bir başkası etin yanında yeşillik de tüketilmesi gerektiğinden dem vurur.

En nihayetinde de çıkar bir din adamı “bayram kavurma şenliğine döndü” diye şikayet eder, “gariplerle kurban etlerimizi paylaşmalıyız” diye de uyarır. Evet, bence de ‘yetim,yoksul,düşkün,garip,kimsesizler gözetilmeden bir gelenek anlayışı ile kesilen kurbanlar, ‘abdestsiz kılınan namazlar’ gibidir !

Ama kurbanın asıl manasından uzak bu ruha sahip olanlardan kimisi için sezon, artık yardımlaşma ve infak sezonudur; kimisi de toplumu şuursuzlukla suçlar.

Oysa Kitab-ül Mübin “Kurbanlarınızın etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz. Sadece takvanız ulaşır (Hacc,37)” şeklinde uyarıyor.

Yani Allah Azze ve Celle ; “Ben sizden iyilik, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, merhamet, sevgi, bunları bekliyorum; karz-ı hasen( karşılıksız Allah’a borç verme), salât, zekât, ihtiyaç fazlasını verme, yardımlaşma, birbirinize kendinizi feda etme, yoksulları gözetme, zayıfın elinden tutma, düşmüşü kaldırma, bunları beliyorum, takva budur. “ diyor.

Şimdi bu ayetten hareketle toplumun süregelen algısını ve asıl ruhu olan “takvasız” didişmelerini bir tarafa bırakıp kurbanın aslında ne olduğunu anlamaya çalışalım;

Kitab-ül Mübin’e baktığınızda kurban kavramının aslında kurbiyet yani yakınlaşma, yakınlık duyma, O’nun rızasını kazanma olduğunu görürüz. Başka bir deyişle “adanmışlık hali, Allah rızası uğruna fedakarlıkta bulunma, Allah ile arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışma çabası” diyebiliriz. Tabi ki aramızda “kendine yabancılaşan kişinin kendine yakınlaşması” tarifini yapacak kardeşlerimiz de çıkacaktır.

Peki bu iş nasıl olmalıdır?

Bu noktada dinsel terminolojiye girip kafanızı karıştırmak istemiyorum.

Ama kurban meselesinin hayvanın eti ve kilosu üzerinden takva ayarları çekip bir de derisini camiye bağışlayıp etini de ihtiyaç sahiplerine bağışlayarak vicdanımızı teskin kılmaktan ibaret olmadığını özellikle belirtmek zorundayım. Zira sadece belli bir zaman dilimine sığdırarak nemalanmaya çalıştığımız paylaşım emri, yılın sadece üç dört gününe özgü değil her anına özgü bir emirdir.

Sadece eti değil otu da, parayı da, tebessümü de kapsayan geniş bir paylaşım ağı var müntesibi olduğumuz dinin.

Yani yazık ki kurban kelimesi de bir çok dinsel ritüelimiz gibi amacından sapmış, içeriği boşaltılmış durumda. Bunu  infak vesilerinden biri kılmak yerine infak emrinin aslıymış gibi sunarak paylaşım kültürümüzü daraltılmış sezonlara hapsedip Allah’a yakınlık vesilesi olabilecek bu ibadetin aslında bir uzaklığa sebep olduğunun farkında değiliz.

Peki ne yapmalıyız?

Bu soruya yanıt vermeden önce biraz geriye gidelim.

Özellikle dinler tarihi irdelendiğinde insanoğlunun binlerce yıldır korktuğu, ürktüğü bir takım doğa güçleri karşısında korunma amaçlı olarak bazı şeylerini feda ettiğini ve buna “kurban” dediğini görüyoruz. Başlangıçta en sevdiklerini, zaman zaman çocuklarını kurban olarak adayan(!) insan, zamanla bunu hayvan kesme şekline dönüştürmüştür.

Bu dönüşüm Kur’an-ı Mübin’de de herkesin bildiği Hz İbrahim(as) ve Hz İsmail(as) ‘nin yer aldığı simgesel bir anlatımla hayat bulur. Oğlunu kurban etmek üzere iken kendisinden bir hayvan kurban etmesinin veya mitolojik anlatımıyla gökten koç indirilmesinin(!) hikayesi (bu ayrı bir yazı konusu) bin yıllardır nesilden nesile taşınmış ve nihayetinde kurban dendiğinde de akla gelen ilk şey “hayvan kesme” olarak belirmiştir.

Özellikle kitabımızda kurban ile hacc ibadetinin birlikte anılması Hacc döneminde Kabe’ye akın eden ve artık sayısı milyonlarla ifade edilen hacı adaylarının besin ihtiyacının karşılanması içindir. Yani İslami bir ritüel olmasının kökleri buradan gelmektedir.

Buradan hareketle  de şunu belirtmek gerekiyor ki, Kur’an-ı Mübin’de “kurban kesme” diye bir ibadet yoktur diyenler olayı saptırmaktadır. Kitabımızda kurban kesmek vardır ve bu ayetlerle sabittir. Ama kurban ibadetini mutlak hayvan kesmek olarak anlatanlar da olayı amacının dışına çıkarmaktadır.

Peki hangisi doğru?

Şunu belirtmek gerekir ki, kurban ibadetinin temelinin ‘hayvan kesmekten’ ibaret olmasının sebebi; hayvanların en büyük ve en önemli servet olarak iş gördüğü toplum ve zaman dilimlerinde hayat bulmasıdır. Zira dinler tarihinde de, İslam tarihinde de toplumda en büyük servet hayvandır. Hatta altın, gümüş gibi servet unsuru olarak addedilen metanın el değiştirmesinin bile hayvanlarla yapıldığını görebiliyoruz.

Yani hayvanlar ticari ve toplumsal yaşamda ekonominin en baskın unsuru olarak yer almıştır. Böylesi bir toplumsal ve iktisadi manzara içinde de insanların en büyük mal varlığı olan hayvanlarından bir kısmını keserek yoksullara dağıtması, zengin ile yoksul arasındaki mesafenin kapatılması ve özellikle her iki kesimin besince birbirine yaklaşması kurbanın gerçek manasını yansıtmaktaydı.

Kur’an-ı Mübin’deki infak(paylaşma) ile iman arasındaki ilişkiyi irdelediğinizde de anlam daha belirgin hale gelmektedir.

Yanisi kurbanın aslı infaktır.

Yoksul ile zengin arasındaki gelir ve servet farkını azaltmak ve mümkün mertebe ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Her yıl ümmetin sünneti olarak kutlanan Kurban bayramlarının da ana gayesi aradaki bu mesafeyi kapatmaktır.

Şimdi bu tespitlerden yola çıkarak akla gelen soruları sıralayalım;

Kurban bayramlarında yoksul ile zengin arasındaki mesafe kapatılabiliyor mu? Toplumdaki gelir dağılımındaki uçurumda akıtılan kanlar buna ne kadar fayda sağlıyor? En önemlisi yoksullarla zenginler, alttakiler ile üsttekiler yakınlaşabiliyor mu?

Bu noktada baktığımızda kurbanın yani reel anlamıyla infak etmenin neden zenginler üzerinde bir dini yükümlülük olduğunu daha bariz bir şekilde anlayabiliriz!

Zira ayetlere baktığınızda yakınlaşmakla emrolunan kesim zengin kesimdir.

Neden?

Bu fikrime katılmayacak okurlarım olsa bile ben zenginleşmenin mutlak surette birilerinin fakirleşmesi, sömürülmesi, emeğinin hiç edilmesi üzerine bina edildiğine inanan biriyim. Bu durum da en muhteşem ayet olan insana zulüm edildiği için Allah’tan uzaklaşmayı beraberinde getiriyor. Çünkü özellikle iniş sırasına baktığınızda ilk yirmi üç süre ısrarla eşitlenmeyi haykırıyor. Eşit paylaşım olmayınca da fıtri denge bozuluyor ve Allah’ın bu dünyada kurulmasını istediği cennetin önüne set çekiliyor!

Bu durumda zenginler, zenginleşmek suretiyle uzaklaştıkları Allah’a yeniden yakınlaşmak adına her yıl kurban bayramında bir yıllık servetlerini sorgulamak ve ortaya çıkan çarpıklığın giderilmesi için çabalamak zorundadır.

Bunun da salt hayvan kanı akıtmakla olmayacağı sanırım aşikar.

Buradan hareketle de kurban ibadetinde asıl amacın hayvan kesmek değil Allah’a yaklaşmak olduğunu söyleyebiliriz. Bugünkü baskın değer ise artık bir tarım ve hayvancılık toplumu olmaktan çıktığımız için hayvan değil, güncel ekonomik değerlerdir. Bu işi sadece hayvan keserek kapatmak ise kendini kandırmaktır.

Yani ilkokul çağlarından beri bize öğretilen ve bir çoğumuzun ezberinde olan Kevser Süresi’ndeki “Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes”ayetini, İslam’ın çağlar ötesi mesajıyla eşzamanlı olarak şu şekilde tercüme etmek daha uygun olacaktır kanısındayım;

“Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve servet kes, dağıt,infak et, bölüş”

Böyle okuyamazsak, asıl gayesi Rabbe yakınlaşma olan kurban ibadetini ruhundan kopartıp sinirlerini almış oluruz ve her kurban bayramında kapanması gereken yoksul zengin arasındaki gelir uçurumu çok daha büyür!

Yoksa yalılarda köşklerde, rezidanslarda veya saray yavrusu evlerde konaklayıp  yılda bir kez “bir hayvan alıp kesip kanını akıttım” demekle bu ibadet de yerine gelmez, asıl gayesi olan Rabbe yakin olmak da mümkün olmaz.

Ve son bir şey…

Zengin değilim kurban kesmemeli miyim?

Yardımseverlik imkan sahibi iken yoksula düşküne el uzatmak değildir zira o konumda iken bu bir lütuf değil görevdir! Asıl yardımseverlik “onlar kadar muhtaç iken” sofrandaki ekmek kırıntısını dahi muhtaç olanla paylaşabilmektir!

Basiret, şuur ve idrak dileklerimle…

NERDEN YIKILDIK? NASIL KALKARIZ?

Ocak 28, 2019

ÇAĞIN PANZEHİRİ

Ocak 28, 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir