“EĞİTİM” Mİ “ÖĞÜTÜM” MÜ?

“EĞİTİM” Mİ “ÖĞÜTÜM” MÜ?

“EĞİTİM” Mİ “ÖĞÜTÜM” MÜ?

İdeal bir eğitim sistemi öğrenciyi eleme işine girişmez.

Onların ilgi, istidat ve kabiliyetlerini keşfederek bir üst seviyeye çıkarır. Farklı mizaç ve yetenekteki öğrencileri aynı sorulardan sınav yapıp öğrencilerin bir kısmını “başarısız”ilan eden bir sistem eğitimi “anlayamamış” demektir. Kim ne derse desin burada elenen öğrenciler değil sistemin kendisidir.

Hiç kimse beynine bilgi depolamakla; Türkçe, Matematik, fizik, kimya olimpiyatlarında birinci olmakla eğitim sisteminin kalitesini anlatmaya çalışmasın.

15 Temmuz’daki makus olayın başrolünde  sistemin sınavlarında derece alanlar olduğu unutulmamalıdır. Elenen, sistem tarafından “başarısız” damgası vurulan, ötekileştirilen ise tankların altına yattı,darbeyi engellediler. Ülkeyi uçurumun kenarından eğitim sisteminin “sistem dışına” ittiği bu fertler kurtardı.

Buradan hareketle çocukların kalplerini bir tarafa bırakıp sadece beyinlerine yönelerek orayı doldurmaya çalışırsak bu kuru bilgi sadece birer mankurt ( bilinçli köle) yetiştirmekten başka bir işe yaramaz.

İdeal eğitimin yolu kuru bilgiden değil gönülden geçer. Yanisi eğitimde çocuğun yüreğine ne kadar dokunduğunuz önemli.

Bu yıl yaptığımız yurt turnesinde açıkça gördük;

Gençlerimiz daha “kendilerinden” bir dil arıyor.

Onları kalplerinden yakalayacak,nasihatlerin hayatlarına yansımasını sağlayacak,durumlarını küçümsemeyen, aksine anlayan ve içlerini gören dupduru bir dil  arıyor .

Üst perdeden nasihat buyuran üsluplar,gençleri hiçbir şekilde etkilemiyor artık. Kendilerinin sansürsüzce ve en önemlisi yargılanmaksızın anlaşılmasını ve gündemlerinin yakalanmasını istiyorlar. Konuşan kişinin kullandığı “biz”li üslup, fena halde itici geliyor; dinleyen gençleri mevzu ne kadar sıcak olursa olsun boğuyor.

Konuşmacının “tehdit içerikli” ağır bir din dili kullanması yerine , İslami örneklerin içine yedirildiği güncel ve neşeli örneklerle bezeli, daha aktüel bir tarzı tercih ediyorlar. Asla uygulanmayacak uzak ve afaki idealler yerine yakın ve mümkün hedefler gençlerimize daha çok tesir ediyor. Kişisel tecrübelerle süslenen ve yer yer özeleştiri de içeren üslup gençlerimizde daha kalıcı oluyor.

Sadece ‘başkalarının’ kusursuz,mükemmel ve örnek hayatlarının anlatıldığı ,insanlara kusursuzluğu ve mükemmelliği dayatan teorik konuşmalar birkaç dakikadan sonra dinleyiciye bir şey söylemez oluyor. Teknolojinin önümüze serdiği sınırsız imkanları da düşündüğümüzde bu ilkeleri benimsemiş samimi ve bilge üsluplara ihtiyacımız var.

Kabul edin artık…

Gençlerimiz artık eski, kalın kitapları karıştırıp kafa yoracak ne vakitleri var ne de istekleri. İslam’ın ilke ve güzelliklerini tahrif etmeden ama muhatabı taltif ederek sunmamız gerekiyor.

Suçlu biziz onlar değil !

Bilgi deposu beyinler, sınav kazanan çanta hamalları, tıkanmış eğitim sistemine kendini tıpa olarak görev addeden ebeveynler…Her anne babanın elinde zeka ölçüm formları…  Gözleri hırs, çocuk büyütme enerjilerini ihtiras kaplamış.

Günümüzde de eskiden olduğu gibi bir kısım anne baba maalesef çocuklarını, kendi yetersizliklerini “tatmin memuru” olarak görüyor. Ahlak ise edebin yanında teselli terapisi ile meşgul.

İnsanlar yavaş yavaş kendi belirledikleri başarı yolcuğunda, yine kendi yaptıkları her aşırılığı kurallaştırınca, yeni bir ahlak anlayışı patladı toplumda: Narsizm. Yani “büyüklenme” hastalığı.Bu kişiler kendilerini o kadar yüksekte ve büyük olarak görürler ki; kimsenin onları eleştiremeyeceğine inanırlar. Öyle haklı gerekçeleri vardır ki biraz düşününce; anne hiç eleştirmemiş, baba çocuğundan bir bardak su dahi istememiş. ama evlatlarının her eleştirisinde evladın tanımına göre kendilerini değiştirmiş, evladın her isteğini emir olarak görüp yerine getirmiş. Küçücük evlat bir rehbere ihtiyaç duyarken, rehberlik yapacak anne ve babanın kendine teslim olduğunu görünce, yürüyen çılgın ego haline dönüşmüş…

Bu çocukların beyinleri büyüklenmeyecek kadar masum kalabilir mi?

Şurası bir muhakkak; kişiliğimiz üzerindeki gedikler edep ile değil, hırsımız ile kapandıkça ihtiras canavarı bir kuşku yüklüyor zihinlere;

“Gediklerimle birlikte fark edilirsem…”

Bütün amaç kendimizi saklamak en derinlerde…

Üzeri; bilgi, başarı, elde edilecek makam ve para ile kapalı. Oysa bu kadar mı zorlaştı kendimiz ve çevremiz ile barışmak. Korkunç bir ifade olacak belki ama kendi iç dünyamız ile yüzleşip kendi halimizle barışmak bu kadar korkunç olduysa, tövbe eden sayımız ne de çok azalmış demektir. Çünkü her tövbenin derin merkezinde, kişinin kendini tüm eksiklikleri ile kabul edip yüzleşmesi, ardından itiraf etmesi ile başlar. Kişinin kendini itiraf ettiği anda kalbe doğan nurdur edep.

Oysa biz çocuklarımıza “yakışıklı, güzel, zeki, güçlü” gibi kavramlar dünyasında yaldızlı bir yalancı yaşam sunarsak, gerçekleri fark ettiğinde ilk terk edeceği liman kendisi olacaktır. Kişiselliğini olduğu gibi kabul onayı,  değişim ve gelişim sürecinin birinci basamağıdır.Kişiselliğini kabul, kişiliğinin farkında olmakla  başlar.

Kişiliğini fark edecek zaman verdik mi çocuklarımıza.

Biz doğarken başladık ona şablon hayaller vermeye, yürüdüğünde istikamet verdik; cami yerine defile salonu kreşlere. Kelime dünyası gelişmedi çocuklarımızın, kelimeler yükledik kendilerine ait olmayan zihinlere.

Boş bir vaktinizde dolaşın ne olur okulları.

Ne kendilerini ifade edecek kelime birikimi var, ne duygularını tanımlayacak refleksleri. Sorarsanız birkaç test sorusu ya da klasik hemen döktürüveriyor ezbere biriktirdiklerini.

Yapmak zorundalar;

Karşılaştırma baskısı yememek için,

Ebeveynleri tarafından dışlanmamak için,

Arkadaşları arasında yetersiz olmamak için,

Bilmediği zaman sınıfta tembeller grubuna girmemek için…

Ve başaramadığında duygusal anlamda terk ediyorlar; önce kendilerini, ardından ebeveynlerini, sosyal yaşamı, okulunu…

Oysa başarının temeli çalışmak ise kalıcılığı ve geçerliliği edepten geçer. Edep ile çalışmak bir araya gelince kalpte nur dilde hikmet olur. Sadece gerektiği kadar konuşur, konuştuğu duyulunca kalpler huzur bulur. Çünkü evvela Allah lafzı celali ile başlar işe, her söylediğinin hesabını vereceği bilinci ile konuşur.

Zeka olayı günümüzdeki kadar patlamaya hazır dinamit gibi olmamıştı.

Edep rafa kalktığından beri hiç bu kadar vitrinde süs olarak da kullanılmamıştı.

Zeki görünüp bir de okul başarısı eklenince üstüne, erkekten geri kalmayan küfürler dökülmeye başladı kızların dillerinde. Küfürlü konuşan kızın karakteri “girişken”, bu ortamdan sıkılan ve geri çekilen kızlarımızın karakteri “ezik” oldu.

Eğitim sistemi; zeka yaşı kaç olursa olsun tüm öğrencileri bir anne şefkatiyle kucaklayarak  hayata kazandırmak, topluma faydalı bir fert olarak yetiştirmekle mükelleftir. Gençlerimizi fıtrata uygun bir eğitimle buluşturmanın zamanı geldi de geçiyor.

Daha düne kadar mutlu, huzurlu,paylaşımcı insanlar toplumu iken çok özendiğimiz ve her birinden azar azar aldığımız “batı eğitim sistemi” ile ne yazık ki yaşanılamaz bir coğrafyaya dönüşüyor.

Batının kendini yok etme serüvenini hiçe sayarak aynı akıbeti bir gelişmişlik karinesi olarak gören, çok bilen “cahiller” topluluğuna dönüşüverdik. Aşksız, sevgisiz, edep ve hâyâ yoksunu insan sürüsüne dönüşüverdik.

Oysa dün böyle miydi bu coğrafya?

Ekmeğini, aşını ve sevgisini beklentisiz paylaşan o güzelim insanlar nerede? Sade, gösterişsiz, değerleri iliklerine kadar içselleştirmiş buram buram huzur kokan toplumun fertleri nereye kayboldu?

İnsanı eşyalaştıran ve köleleştiren eğitim sistemi insana mutluluk getirmediği gibi dünyayı da yaşanılamaz bir hale getirmedi mi?

Bize ifsada meyilli değil bin yıl boyunca dünyaya hükmeden ıslaha meyilli bir eğitim sistemi lazım. Binalar yükselirken insanların cüceleştiği, insani değerlerin o yükseklikle beraber eridiği bir ortamda hiçbir derinliği olmayan boyutsuz bir nesil yetişiyor. Edebi eşyadan önce öğretecek, sevgi ve saygıyı sayısal bir değer olarak değil insanın bir parçası olarak görecek, her öğrenciyi kendi ilgi, istidat ve kabiliyetine göre yönlendirecek, insanları kategorize etmeden her kesime eşit bir fırsat sunacak, kelime anlamı itibariyle “hazine” olan genç kavramının karşılığıyla eşdeğer onları birer hazine olarak gören bir eğitim sistemi kurulmadan ve en önemlisi bu eğitim sistemi “milli” olmadan harekete geçilmezse kim ne derse desin bu yıl yurt turnesinde seyahatlerde tanıştığım 300 binin gencimizin üzerindeki tek gözlemim ;

DUVARA TOSLAMAK ÜZEREYİZ ve BU ÇOCUKLARIN HİÇBİR SUÇU YOK !

Unutmayın ki;

“İblis de âlimdi. Çoğu kula nasip edilenden fazlasını biliyordu ama idraksizdi.”

Dua ve muhabbetle…

SEÇİME "1" KALA

Ocak 25, 2019

RABBİN MURADI VAR !

Ocak 25, 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir