SEÇİME “1” KALA

SEÇİME “1” KALA

SEÇİME “1” KALA

Malum yarın seçim günü. Hem Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak hem de milletin vekili olacak şahsiyetleri seçeceğiz.

Ta çağlar ötesinden gelen “Nasılsanız öyle idare olunursunuz!” Nebevi ölçüsünü anımsamak lazım sanırım bu süreçte.

Zira ne zaman ki, dünyadan Nebevî soluk çekildi, işte o zaman, insanın yokoluş bileti de, hakikat nefesi ve sesi de kesildi. İnsanın yeniden insanca bir hayata kavuşabilmesi için, bu kez derinden, ta derinden Nebevî rahmet, adalet ve hakikatin sesine kulak kesilmeye ihtiyacı var.

Evet, yukardaki Nebevi ikaz kısa ve net aslında.

İdarecileriniz de size benzer demektir bu.

Biz nasılsak bizi idare edenler / edecekler de öyle. Yanisi bizde ne varsa onlarda da o olacak. İlke, ahlak, tasavvur,feraset,basiret, anlayış, kabiliyet bizde ne kadar var ise onlarda da o kadar olacak. Zira bu insanlar başka ülkelerden gelmiyor, içimizden çıkıyorlar.

Bizler vicdanlı isek onlar da vicdanlı.

Bizler dürüst isek onlar da dürüst.

Bizler merhamet sahibi isek onlar da merhametli.

Dolayısıyla bu Pazar günü hangi amaçla oy verirsek verelim herkesin ortak paydası “daha yaşanılır bir hayat, daha huzurlu bir memleket, daha müreffeh bir yaşam” olacak.

Evet, herkes başka bir şey bekliyor bu seçimden, herkesin düşüncesi,beklentisi başka. Kim neyi beklerse beklesin. Neyi isterse istesin. Kim hangi dertle oyunu verirse versin. Bizim mührü basarken; umudumuz, duamız, ‘daha güzel bir memleket’, ‘daha aydınlık yarınlar’ olacak.

Buradan hareketle de sözlerimin başındaki Nebevi ikazı rehber alarak yine ortak bir soru çıkıyor karşıma;

“Oy vereceğim insanlar bana / bize ne kadar benziyor?”

Bugün yeni bir medeniyet hamlesinden bahsediyoruz. Peki bu hamleye ruh üfleyecek olan hakikati nereden süzüp çıkaracağız?

“Dünyaya söylenecek bir söz var, onu da ancak biz söyleriz, ama biz yokuz!” diyoruz.

Peki biz bizi nereden bulacağız?

Hakkın, hukukun, adaletin büsbütün hiçe sayıldığı, üstelik de “özgürlükler, hukukun üstünlüğü, demokrasi” gibi Batılıların işgallerini maskeleyici ayartıcı sloganlar eşliğinde hukukun ve adaletin yok edildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. “Gücü gücü yetene” ilkesizliğinin, “güçlü olanın hayatta kalabileceği” orman kanunlarının tek geçer akçe hâline geldiği bir dünyada varlığınızı sürdürebilmek için her bakımdan güçlü olmak zorundasınız.

Bu yüzden de yukarda sorduğum sorunun cevabı çok kolay görünse de çetrefilli bir soru aslında.

İnsan, varlıklar âleminin bir parçası olduğu ve varlıklar âleminde Allah’ın adaletini tesis etmekle yükümlü kılındığı için; insanın, inanan insanın başka insanlara da, başka varlıklara da, tabiata da zarar vermesi, diğer insanlar ve varlıklar üzerinde de, tabiat üzerinde de tahakküm kurması düşünülemez. İnsan bu yükümlülüğünü yerine getirdiği ölçüde hakîkî kul olur.

Âlemin, tabiatın ve bütün varlıkların dengesini korumak, sadece insanlar arasında, sadece inananlar arasında değil, bütün yaratılmışlar arasında mizanı, dengeyi, ölçüyü, adaleti temin ve tesis etmek ve teminat altına almakla mükellef kılınmıştır insan.

Biz ise , yaklaşık bin yıl dünya tarihini yaptık üç kıtada.

Sadece tarih yapmakla kalmadık; başka dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin birbirlerinden beslenerek, birbirlerini besleyerek sulh ve selâmet, hak ve adalet düzeni içinde nasıl bir arada yaşayabileceğini ortaya koyduk; aşılamamış, anlaşılamamış, anlaşılamadığı için aşılamadığı da anlaşılamamış, yeniden keşfedilmeyi bekleyen evrensel bir medeniyet tecrübesi armağan ettik insanlığa.

Adalet, asalet, hakkaniyet, sulh, selâmet, fedakârlık, ferağat, kanaatkârlık, kardeşlik gibi insanlığın insanca yaşamasını, insanca ve hakça bir dünya kurmasını mümkün kılan en kadîm değerleri biz hayata geçirdik.

Batılıların bütün dünyayı sömürgeleştirdikleri, hiç bir kültüre hayat hakkı tanımadıkları, kültürlerin kökünü kazıdıkları bir zaman diliminde adalet, hakkaniyet ve kardeşliğe dayalı dünya düzenini biz armağan ettik insanlığa…

Biz, her zaman sulhün, silmin, selâmetin, hakikatin, dolayısıyla adaletin izini sürmüş bir medeniyetin çocuklarıyız. İnsanı insanlığından eden güç dünyasının değil, hakikatten süt emen yürek ülkesinin çocukları…

Yani ortada keşfedilmeyi bekleyen muazzam bir medeniyet birikimi var.

Zira bizim bütün insanlığa sunacağımız muazzam şahsiyetlerimiz, dünyaya yeniden adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği armağan edeceğimiz nefis hikâyelerimiz var. O yüzden hem ülkemizde hem de dünya ölçeğinde, insanlığa adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği armağan edecek büyük projelere imza atmamız gerekiyor…

O yüzden öncelikle şu farkındalığı yakalamak zorundayız;

Kitabımız, elbette ki, İslâm iddiası içindeki herkese hitap eden bir kitap. Ama Kitabın hitabı, yalnızca Müslümanlara değil, bütün insanlığa ve varlığadır. O yüzden bu hakikati her dâim gözönünde bulundurarak, bütün zamanlara ve mekânlara, bütün çağrılara ve çağlara ulaşmamızı sağlayacak o muazzam ‘yer’imizi iyi belirlemeli, belirginleştirmeli ve dünyaya bir şey söyleyeceksek, yerel değil küresel ölçekte konuşabilmeli, bütün insanlığı ilgilendiren evrensel cümleler kurabilmeliyiz. Söyleyeceklerimiz, bütün insanlığın ve varlığın sorunlarını ihata edecek nitelikte ve kapsamda, bütün insanlığın sorunlarına cevap verebilecek derinlikte ve çapta olmalı.

Ancak bundan sonradır ki, yapacağımız köklü teşhislerin ve tespitlerin, sunacağımız uzun soluklu tahlillerin ve tasvirlerin, derinlikli tariflerin ve tekliflerin bir karşılığının olması sözkonusu olabilir.  Söylenen sözün bir karşılığı yoksa, olmayacaksa, bir değeri de, anlamı da, yeri de yoktur ve olmayacak demektir.

Zira hayata aktarılamayan, insanlığa ve bütün varlığa ruh üfleyemeyen bir fikrin, tatbiki, felâket getirir sadece.  Tatbikat imkânı ve “mekân”ı olmayan, insanı hakikatin çocuğu ve hakikatli bir hakikat yolcusu kılmayan ve insanlığa seslenemeyen, ses veremeyen bir fikriyat, insanın hakikat yolculuğunun önüne sadece aşılmaz barikatlar örer.

Bu ülkenin geleceği de, bölgemizin geleceği de, dünyanın geleceği de bizim İslâm’ı tek vazgeçilemezimiz katına yükseltme cehdi ortaya koymamızdan; bunun yolu da, İslâm’ın ahlâk, adalet, hakkaniyet, liyakat ve kardeşlik ilkelerine her hâl ve şartta özen göstermemizden ve sistemin, dolayısıyla seküler kesimlerin, laikliği dayatmak ve İslâm’ı kendileri için tehdit olarak görmek yerine İslâm’la barışabilmesinden geçer.

Dolayısıyla fikrimiz, zikrimiz, tercihimiz kim olursa olsun önceliklerimiz aynı olmalı…

Adalet, liyakat,ehliyet,istişare,tevazu,dürüstlük ve empati.

Adalet…

Zira “”Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamı, hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa (yahut bir kurt bir koyunu kapsa) korkarım ki kıyamet gününde onun bile hesabı Ömer’den sorulur!” diyebilen bir Hz Ömer(r.a)în sahip olduğu iman,korku ve teslimiyetin göğsünden aynı anda süt emen dindaşlarız biz.

Liyakat…

İnsanların dininden, inancından, meşrebinden, ırkından, mezhebinden, siyasi görüşünden, aidiyetlerinden, sadakatlerinden, kim olduğundan, kimin yakını olduğundan, kimin kartvizitiyle geldiğinden ziyade önce bu işi yapmayı ne kadar hak ettiğinin tek ve şaşmaz terazisi olarak liyakatı benimsemek zorundayız. Bu yılki yurt turnesinde ziyaret ettiğim yüzlerce kurum içinde daire amirlerinden taraf bu konuda ne kadar eksik olduğumuzu görmüş ve yaşamış olmanın üzüntüsünü halen üzerimden atabilmiş değilim.

Ehliyet…

Zira emanetin ehline verilmesi bu din-i mübinin olmazsa olmazlarındandır. Hatta bir tık öteye geçerek ehliyetin olmadığı, emanetin ehlinde olmadığı vakitlerin kıyamet habercisi olduğunu ikaz eden Nebevi soluk tepemizde durduğunu belirtmek ve hayatımıza yansıtmak zorundayız. Etrafınızda toplananların, sizi onaylama vaktini hesap ederek başını sallamaya hazır bekleyenlerdense, size sizin yanlışınızı çekinmeden ifade edebilecek birikim ve şahsiyetteki kimselerden oluşması da üstü örtülemez bir ihtiyaçtır.

İstişare…

Aldığımız her kararda en tepedeki yöneticiden en alt kademedeki memura kadar herkesin fikir birliği içinde olduğu durumlarda başarı da kazanç da bereket de kendiliğinden gelir. Yöneticiliğin hakim olmak değil değer katmak olduğu bilinci içinde bunu tüm kurumlara aşılamak zorundayız.

Tevazu…

Zira yeryüzünde işlenen ilk günah kibirdir. Devlet çarkının en büyüğünden en küçük dişlisine varana kadar her bir mekanizmasının, millete hizmetkâr oluş hususiyetini bütün tavır ve davranışlarında tablolaştırdığının ispatçısı itirafçısı olacak kadar daha fazla tevazuya ihtiyacımızın olduğunun farkındalığını yakalamak zorundayız.

Dürüstlük…

Devletin en büyük ihalesinden en ücra köşedeki herhangi bir mutfağa kürdan alımına varıncaya kadar her bir şeyiyle dürüst ve şeffaf olduğunun ülkede yaşayan herkes tarafından kabul edilmesine sebep olacak kadar daha fazla dürüstlüğe muhtacız. Oy ve gönül verenlerin tereddüt edeceği değil; nefret edenlerin dahi itiraf etmeye mecbur kalacağı kadar daha fazla dürüstlük olduğunda rahmet üzerimize sağanak gibi yağacaktır.

Empati…

Birbirinden farklı düşünen insanları kutuplaşmaya itmeden,bölmeden, parçalamadan, ötekileştirmeden bütün endişelerini en ufak bir tereddüde mahal bırakmayacak kadar empatiye ihtiyacımız var evet. Hayatı boyunca size ve sizi sevenlere empati nazarıyla bakmayı aklının ucundan bile geçirmeyenlere, bize çok gördüğünüz bir şeyi size ihsan ediyoruz dercesine değil; bilakis onları sizden ve temsil ettiğiniz değerlerden emin kılacak kadar büyük bir tevazu ve müsamaha içinde empati kurabildiğimiz vakit Allah’ın yeryüzünde kurmamızı istediği cennetin temellerini atmış olacağız.

Seçimden zaferle çıkacak kim olursa olsun  bunlar yoksa var etmek, varsa artırmak, Türkiye’yi bir asrı aşkın zamandır hasret kaldığı ufuklara taşıma hayalindeki kişilerin boyunlarında dünden daha ağır bir vebaldir.

Bu yüzden de bu seçim Türkiye’nin kaderinin ümmetin bütünüyle böylesine kesiştiği bir kavşakta diğer seçimlerden çok daha fazla önem taşıyor.

Seçimden zaferle çıkacak kim olursa olsun  yeryüzüne diriltici ruhu yeniden üfleyecek bir devlet olabilmek için ne yapıp edip insanların gönüllerine girmek, sizi sevmeyenlerin dahi sarsılmaz güvenlerine sahip olmak borcundasınız.

İslâm iddiasındaki bireyler olarak müslümanların bu ülkeye de, dünyaya da verecekleri en önemli, en hayatî, en vazgeçilmez hakikat, müslümanın, herkes için, her kesim için güven adası olduğu, olması gerektiği hakikatidir.

Çünkü dünyayı, insanların kalplerini maddî ordularla değil, manevî ordularla fethedebilirsiniz.

Yeni bir dünyayı maddî güçle değil her hâl ve şartta hakikatin izini süren, hayatın her alanında hakikatin, dolayısıyla adaletin, hakkaniyetin yaşam biçimi olacağı, herkes için güven adası sunabilecek manevî güçle inşa edebilirsiniz.

Bir yolculuk esansında asker minibüsü durdurmuş kimlik kontrolü yapıyor. Yaşlı bir adamcağız tüm ceplerini boşalttığı halde kimliğini bulamıyor. Jandarma yaşlı adama biraz sert bir ses tonuyla kızıyor;

“Amca kimlik?”

Yaşlı amcamız biraz sertliğe sitem biraz da kimliği bulamamanın hırsından kendisiyle kavgalı bir ses tonuyla cevaplıyor jandarmayı;

“Oğlum, kimliği ne yapacaksın, ben buradayım ya”

Unutmayın, verdiğiniz oy yukarıdaki tüm saydıklarım adına “ben buradayım” demek olacak.

Ve sözlerimizin en başına dönüp bitirelim;

“Neye layıksanız onunla yönetilirsiniz”

Hayırlara vesile olması duası ile…

İNANDIM DEMEK YETERLİ Mİ?

Ocak 24, 2019

"EĞİTİM" Mİ "ÖĞÜTÜM" MÜ?

Ocak 24, 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir