BİZ HANGİ İSLAM’A İNANIYORUZ?

BİZ HANGİ İSLAM’A İNANIYORUZ?

BİZ HANGİ İSLAM’A İNANIYORUZ?

İnsan başıboş değildir. Yaratıldığı andan itibaren bir takım kelimelerle Rabbi tarafından bilgilendirilmiştir. Ancak zamanla bu bilgiler yine kendisine emanet edilen insanlar tarafından yozlaştırılarak ya da gündemden düşürülerek tahrifata gidilmiştir. Bu yüzdendir ki Allah’ın her defasında peygamber seçerek insanlara hitap edişi bu yanlışlıkların tekrar düzeltilmesi içindir.

İlahi hükümlerden uzak durduğu zaman bile bir boşluğun içinde olamaz. Hayat çizgimiz boyunca Allah’ın hükümlerini boşa çıkararak yapacağımız her girişimin akabinde o boşluğu mutlaka ve mutlaka Şeytan’ı (nefsimizi) memnun edecek hal ve davranışlar dolduracaktır. O halde önemli olan nokta, kabı herhangi bir suyla değil arı duru olan berrak bir su ile doldurmamızdır. Vahiy, bu kirliliği rafine edici bir program olarak gönderilmekte ve hayatımızı da bu düzenlemeye uygun bir şekilde idare etmemiz istenmektedir.

Aklı olan her insan bir şekilde taraftardır. Eğer iradesi kendi ellerinde değil de başkaları tarafından kumanda ediliyorsa birilerinin hesapları uğruna bu vazifeyi yürütür. Bu işin hiçbir zaman sıfır noktası yoktur. Yani yaşadığımız hayat ya Allah’ın istediği ölçülerde ya da onun reddettiği istikamettedir. İnzal olunan ayetler bu istikametin ne yönde olması gerektiği hususunda ikazlar yapmaktadır. Bu yüzden Allah, insanlara seslenirken onları kendi tarafına davet etmekte, Şeytanlaşmış kişiler ve bunların yandaşlarından uzak tutmak istemektedir. Buna rağmen Allah’ın istediği yönde hareket etmeyen her insan kat’i suretle batılın yanındadır ve her adımda sapma açısı bir derece daha büyüyecektir.

Adem’le başlayan bu bilinçlendirme onu ve eşini, düşmanı olan Şeytan’a (iblis melekesi) karşı uyarmaktaydı. Ayağının Âdem yüzünden kaydığını beyan eden İblis er veya geç bunun intikamını almaya yemin etmiş (bir temsili anlatım ile), sapmasına sebep olanları kıyamete kadar Allah’ın yolundan uzaklaştıracağına and içmişti.

Daha ilk fırsatta her açıdan kolay bir hayatın içine bırakılan Adem ve eşini yasak ağacın meyvasına uzandırarak (MAL VE SOY-SOP SEVGİSİ) Allah’a isyan ettirmişti. Ancak Allah, Şeytan gibi inadında diretmeyip tövbe eden bu insanları bağışlamıştı. Bu olaydan sonra sayamayacağımız asırlar ve ismini bilip bilmediğimiz peygamberler, toplumlar geldi, geçti. Artık Şeytan’ın her köşe başına diktiği yasak ağaçlar, koruluklar ve ormanlar halini aldı. Ne yazık ki bu nesiller kendilerini bir ağaçtan sakındırsalar bile başka bir ağacın meyvesine ram olmaya devam etmektedirler. Üstelik meyvelerin en zehirlisi olan şirk ağacından yedikten sonra maalesef diğer meyvelerin zehrinin farkına bile varamamaktadırlar.

Şurasını mutlaka tescillememiz gerekmektedir. İnsanın başlangıcıyla beraber din de başlangıcını yapmıştır. Daha sonra gelen peygamberler ve tebliğ ettikleri hakikatler bir öncekinde mevcut olan tahrifatları gidererek toplumları yeniden ıslah sahasına çekmek içindir ve hepsinin de olmazsa olmaz başlangıcı “rububiyet ve ulûhiyetin” yalnızca Allah’a ait olduğu noktasında ilk hareketi ortaya koymalarıdır. Yani tevhid bozulursa her şey bozulmaktadır. Bu yüzden kenarda köşede kalan ya da öne çıkarmak istediğimiz salih amellerin hiçbir faydası olmamakta, salih amellerle birlikte Şeytan’ın yolunda yürünmektedir.

Böyle bir şey nasıl olabilir? İnsan namaz kılarak, hacc yaparak, oruç tutarak, zekât vererek, v.s. amelleri yerine getirerek bu duruma düşebilir mi?

Kur’an-ı Kerim bu durumu Zümer suresinin 65.ayetinde çok açık beyan etmektedir. Şirk koşulduğu taktirde bütün amellerin boşa çıkacağı apaçık söylenmektedir. Bir toplumda ırk, renk, varlık-yokluk, mal sevgisi, kibir, gurur gibi anlayışların oluşturduğu sınırları kabul edilmez olarak belirtenlerin – ki Allah’ın vahiyle bunları kaldırıyor olmasına rağmen – başka sistemlerin peşinden koşarak bu melanetlerin ilga olacağını savunması, bu durumun içine düşmektir.

Öyle ki Allah rızası adına bir fakire yardım ettikten sonra o insanı acımasız ekonomik uygulamalarıyla sefil eden sistemin bekası için yapılan dualar sadece bu şekilde açıklanabilir. Vahyin amacı ıslahtır. Onu sadece bir hizmet programı gibi benimsersek otorite olmuş zulmün hakemliğinde adil bir hayat tarzı oluşturma çabası içine gireriz ki bu da boşa kürek çekmektir.

Bu nedenle ne yazık ki bu güne kadar yapılan ve adına ıslah hareketi denilen çalışmalar hep kayba uğradı. Başlangıç hep hatalarla dolu ve peygamberlerin metodlarından uzaktı. Bu açmazları doğuran en büyük sıkıntı ise doğru bilgi noksanlığıydı. Taze icad edilen ve devralınan hizmet ve tebliğ metodlarıyla maalesef müslüman dünya her seferinde aynı noktayla buluşmaktadır.

Ehlisünnet denen Cemaat, Son nebi olan Allah Resulü’nün oluşturduğu toplumu her seferinde örnek toplum olarak tanımlamalarına rağmen, örnek aldıkları şahsiyetler birbirini boğazlamışlardır. “Bir müminin bir mümini -hata ile hariç- öldürmesi mümkün değildir.” Üstelik henüz inmiş birkaç ayetle ayağa kalkan o günkü müminlerin sarsılmaz mücadelesini bilmemize rağmen, bu ümmet yazık ki evindeki Kur’an-ı Kerim’le barışamamıştır. Böylece bizi terbiye eden ve eğitmesi gereken Kur’an-ı Kerim, din adamı denen bir çok kişiliğin elinde, her kafadan ayrı sesin çıkan ve farklı metodların gelişmesine sebep olan ruhbanlığa kurban gitmiştir..

Şurası mutlaka ele alınmalıdır. O dönemdeki Kur’an-ı Kerim tarafından isim dahi verilmeksizin övülen müminler sadece Kur’an-ı Kerim ile bu kardeşlik ve dayanışma işini  başarmışlardı. Oysa bizim elimizde bugün de aynı Kur’an-ı Kerim var. O zaman nasıl olur da bu imkân  içinde her geçen gün bir kat daha rezil olma başarısını sağlıyor olabiliriz? Kanaatimce sorun zihin, bilgi ve bilinç sorunudur. Ciltler dolusu kitabı hafızalarda taşımak, okunmuş kitapların ayaklı nüshası olmaktan öteye bir sonuç getirmemektedir. Fakat bu, bilinçle yapılan bir eylem olmuş olsaydı okunanların yaşanıyor olması gerekirdi. Şüphesiz bu toplum bir şeyleri İslam adına yaşamaktadır. Ancak bu yaşananlar KUR’AN-I KERİM’İN neresindedir? Bu tartışılmasına bile gerek duyulmayacak kadar barizdir. Zira bugün sokaklar namazı kılmayan ama ezanı Türkçeleştirenlere küfredenlerle doludur.

“Ehl-i iman” tuvaletten çıkınca kırk adım yürümeden abdest almaz ama bir tinerci ve ayyaş gördüğünde tiksinti içinde ondan uzaklaşır. Karşısına dikilip “Şu KUR’AN-I KERİM’İokuyun” deseniz, anlaşılamayacağına dair kırk delili bulmakta gecikmediği gibi “Biz kim KUR’AN-I KERİM’İanlamak kim” reddiyesinden sonra size öğrenmeniz gereken tefsir, hadis, usül, sarf-nahiv gibi yirmi küsur ilmi tedris etmenizi söyler.

Doğruluğu sahih mi değil mi diye tartışılan Şüpheli bilgilerin (Kur’an-ı Kerim harici hadislerin) insanı doğruya götürme şansı yoktur. “Elimizdekiyle idare edelim” mantığı da bir müslümana yakışacak davranış değildir. O halde başvuru kaynağımızın kendisinde kesinlikle şüphe olmayan bir özellikte olması gerekmektedir. Bu da sadece ve sadece Kur’an-ı Kerim’de mevcuttur. Bunun dışındaki kaynakları da hiç şüphe olmayan KUR’AN-I KERİM’İN sıfatıyla özdeşleştirirsek şirke başlangıçta sapmış oluruz. Bu noktayı çok iyi tespit etmeli ve ayetleri yanlış görüşlere mahkûm eden hezeyanlardan bir an önce sıyrılmalıyız.

İnsanlara olan sevgilerimiz ve bağlılıklarımız bizi körü körüne bir yola sevk etmemelidir. Tek sorumluluğumuz ayetlere olmalıdır. Zaten Resulullah da ayetlere tabi değil miydi? Her seferinde mükellefiyetin, kendisine inen ayetler olduğunu söylüyor ve insanları buna uymaya çağırıyordu. O, hakkında ayet olmayan bir konuda kimseden bir yükümlülük istemiyor ve dine keyfi hükümler sokmuyordu. Ancak ondan sonraki dönemlerde ve her neslin bir sonraki nesle bıraktığı mirasta, cehalet inanılmaz seviyelere ulaştı. İnsanlar alması gerekenlerin değil de faydasız olanların peşine düştüler. Ashab-ı Kehf’in yaptıklarını ve tavırlarını örnek almak yerine köpeklerinin adını ve sayılarını gündemlerine aldılar. Kadir suresinin içeriği yerine ondaki geceyi seksen senelik günahlarını bağışlatma aşkına Ramazan’ın kaçıncı gecesinde bulacaklarını araştırdılar ve o gün bu gün hala aramaktadırlar.

Şüphe yok ki bu tarz oyalama ve oyalanmalar o dönemdeki idareleri rahatsız etmediği gibi teşvik de görüyordu. Devleti idare eden zalimlerin yaptıklarına karışmayan ve onlardan ulufe koparmak için sıraya geçen âlimlerin (!) Zulkarneyn’in iki boynuzu arasındaki mesafenin kaç arşın olduğunu ölçme çabaları takdir ile karşılanıyordu. Halk ise ümmeti selamete çıkaracak bu tesbitleri kürsü dibinde huşu içinde dinliyordu. Yani pirenin insandan çektiği kan Hüseyin’in kanından daha fazla gündemdeydi. Fıkıhta elde edilen bu süper ilerlemelerin arkasından İslam olduğunu söyleyen ümmetin bugün sahip olduğu görüntü inanın bir adım bile mesafe kaydetmemiştir. Uçağımız düşmüş ve biz ne yapıp edip kara kutusunu açmalıyız. Her seferinde yere çakıldıktan sonra “Takdir-i ilahidir” diyerek aynı facialarla karşılaşmak istemiyorsak hatalarımızı gösterecek kaynağı mutlaka incelemeliyiz. Suçu bir gün uçağa bir gün pilota atarak bu işin içinden çıkmamız mümkün değildir. Kesinlikle ne bu pilot bizim pilotumuz olmalı ne de bu uçak bizim uçağımız olmalıdır.

Bir kere daha bu örneği arkamıza alarak konuşacak olursam insaf sahibi her müslümanın diyeceği söz şu olmalıdır;

Ne bu din benim dinimdir ne de bu peygamber benim peygamberimdir. O, kendisine indirilen ayetlerle azgını ve kölesiyle, zengini ve fakiriyle, kadınıyla, erkeğiyle yeni bir toplum oluşturdu. Biz elimizdeki kalıntı mantıkla ve bilgiyle hareket ettikçe, değil yirmi üç yıl, yirmi üç yüzyıl boyunca hala aynı sefaleti yaşamaya devam edeceğiz. Bunu ispatlamaya gerek olmadığı gibi İslam dünyası dediğimiz coğrafyanın içinde bulunduğu hal delil olarak yeter de artar bile. İşin daha üzücü yönü de bu zavallılığa rağmen hala bulunduğumuz yerde saymamız ve ezici bir çoğunluğun bunun farkında bile olmamasıdır.

Herkes, peşine düştüğü hocayı ya da kaynağı karşısına alarak “Bu ne hal ve bu bilgi beni niye kurtarmıyor?” sorusunu sormadıkça ve cevabını aramadıkça dünya rezaletinden kurtulamadığı gibi Ahiret azabından da kurtulamayacaktır. Bu sebepledir ki Allah ile beraber başka ilahlar tutma hastalığından sıyrılarak doğru bilgiyi doğru metodla uygulama yoluna girmeli, dünya ve Ahiret kurtuluşumuzu sadece Allah’tan gelen emirler bütününde aramalı, önümüze çıkan kaynakları da hak ve batılı ayırt eden süzgece yani Kur’an-ı Kerim’e vurmalıyız.

İşte O zaman asırlardır ve günümüzde de devam eden; bizi uyutan, aldatan ve saptıran kaynakların ve liderlerin nasıl sapır sapır döküldüklerini göreceğiz. İşte o zaman “Ben müslümanım” diyen bu topluluk imanın taze soluğuyla karşılaşacak, mücadelesini kazansa da kaybetse de Allah indinde galip olduğunu anlayacaktır. Bütün bunlardan sonra Allah, azların çokluklara nasıl galip geldiğini ortaya çıkaracaktır.

Müslümanlar, peygamberin yok etmek üzere gönderildiği ağırlıkların ve zincirlerin baskısı altında inlemektedirler. “Firavunlar” yani politik istismarcılar, “Hamanlar” yani din ve bilgi sömürücüleri ve “Karunlar” yani ekonomi alanındaki sömürücüler, Müslüman dünyada kontrolü ele geçirmiş durumdadırlar. Tüm bunların sonucunda, İslam âlemi  sayısız  parçaya  bölünmüş  ve  kendisi  dışındaki  güçlere  bağımlı  hale    getirilmiştir.

Tek çözüm Allah’ın kelamı Kur’an-ı  Kerim’e sarılmaktır !

İşin mükâfatça büyük yanı ise Ahirette kesinlikle kazanmış olmalarıdır. Müslümanların bu söylediklerimle ilgili olarak gücü Allah’ın yanında aramaları gerekir. Zaten Allah, üstünlüğü kendisine olan bağlılıkta kabul etmekte ve “İnanıyorsanız üstünsünüz “demektedir. Kitabın hiçbir ayetinde “Çoğunluğu sağlarsanız üstünsünüz” ifadesi yer almadığı gibi bu üstünlüğü elde etmenin yolunun da bir takım fedakârlık yürüyüşlerinden sonra ortaya çıktığını beyan etmektedir. Bunun dışında bedavacı bir mantıkla önümüze koyulan tuzaklar her halükarda sadece belli bir zümrenin üstünlüğünü tepemize tayin etmekten öte bir sonuç getirmeyecektir. Özellikle peygamberlerin izlediği Kur’an-ı Kerim metodunu bir kenara atıp, birilerinin eteğinden tutarak onların mübarek nazarlarıyla ihya olacağımızı ve hem dünya hem de ahiret saadetimizi sağlayacaklarını düşünerek asla felah bulamayız.

Dinimizi çok iyi seçmeliyiz. İş, dönüp dolaşıp tercih noktasına gelmektedir. Bu tercih Allah tarafından mı belirlenecektir yoksa O’ndan başkaları tarafından mı? İkinci şık mutlak anlamda şirk demektir. Bir beşerin asla Allah’ın hüküm alanına müdahale hakkı yoktur. Her kim bu alanda Allah’ a rağmen bir şeyler dayatmaya kalkar ve kim bu dayatmaları ilke olarak benimserse Allah’a harp ilan etmiş olur. Çünkü bunun adı düpedüz şirktir. Ve Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de “asla” affetmem dediği bir günah boyutudur.

Yıllardan beridir din denildiği zaman insanlarımızın aklına ne yazık ki sadece ya İslam ya da Yahudilik ve Hıristiyanlık geldi, getirildi. Oysa sorun bu akla gelenlerin sadece ilahi olanlardan olmasında da saklıdır. Her ne kadar bazıları okudukları ilahiyat fakültelerinde ve imam-hatip liselerinde dinler tarihiyle ilgili olarak beşeri dinleri incelemişlerse de, onların tarihin tozlu sayfalarında kaldığını düşünerek bunların bugün de var olduğunu gündeme getirmemişlerdir. Bu sorun tam anlamıyla ele alındığı takdirde mevcut olan demokrasilerin, laikliklerin, milliyetçiliğin, hurafelerin, tasavvufun, komünizmin, ırkçılığın v.s. tesirli bir din olduğunu göreceklerdir. Unutulmamalıdır ki Allah indinde tek din İslam’dır. ( A’li İmran 19)

İsimlerini geri plana alarak muhtevalarından hareketle bunları (Laiklik, Milliyetçilik, Hurafeler, Tasavvuf, Komünizm, Irkçılık vb) incelerseniz hepsinde aynı özelliği görebilirsiniz. Bir kere hepsi insanoğlunu kendi kriterlerine çağırmakta onlar için belirlemiş olduğu hayat tarzına çağrı yapmaktadır. Hepsinin ekonomik, askeri, hukuki esasları ve kutsalları mevcuttur. Belirli müeyyideleri ve bunlar için yaptırım hususları bulunmaktadır. Beşeri dinlerde mevcut olan bu özellikler bütün ilahi dinlerde olduğu gibi son din olan İslam’ın içinde de vardır. Ancak sorun bunların içerik olarak bulunmasında değil bu programın kim ya da kimler tarafından yapıldığı ile ilgilidir. Eğer mevcut program bir beşer ya da beşerden müteşekkil gruplarca yapılmışsa Allah buna hiçbir şekilde razı olmamakta, bu iddiayı kendisine ortak koşmak olarak kabul etmektedir. Üstelik Allah, bu tarz beşeri sistemleri(ekonomik, askeri ve siyasi sistemler)  yeryüzünde de Ahirette de kayba uğratıcı olarak beyan etmektedir.

Ne yazık ki müslüman olduğunu söyleyen kesimler belki bilerek belki de bilmeyerek saymış olduğum beşeri dinleri ya kısmen ya da tamamen benimsemişler ve onların esaslarını hayatlarına ilke etmişlerdir. Bunun korkunç bir zulüm olduğu ise ne kürsüde, ne okulda ne de hafızların yetiştiği kurslarda söylenmemiştir. Bu yüzden insanımız din denildiğinde işin içine illaki bir müşrik gibi bir meleğin peygambere, Allah katından getirdiği haberi koymaktadır. Bu sadece sofrayı bir kenarından tutmaktır. Öyle olmadığını Kafirun suresinde açık seçik görmekteyiz. Kitap çalışmamın da adını aldığı Kafirun Süresi’nde Allah Azze ve Celle müşriklere hitaben: “Sizin dininiz size benim dinim banadır” dendiğinde, onların içinde bulundukları din Allah katından inmiş bir din miydi? Şüphesiz oldukça farklıdır. Ancak daha önceleri Allah katından gelen dinlerle bağlantısı yok değildir.

Pekala, biliyoruz ki Resulullah’ın tebliğe başladığı dönemde Kabe ve İbrahim o dönem için de kutsaldı. Ancak bu iki ismin hatırlattığı tevhid ortadan kalkmış, geriye sadece örf ve hatıralar kalmıştır. Zamanla heva ve heveslerin tazyiki altında tahrifata uğrayan dinden geriye kalanlar ise asla Allah’ın çağırdığı kurtuluş yolu değildir ve içinde İslam’dan ne kadar unsur bulunursa bulunsun öz itibariyle ziyana uğradığı için beşeri bir pozisyona bürünmüştür.

Vahiy yine gelmiştir. İlginçtir ki bu vahiy yeni bir Kâbe inşaatından bahsetmiyor, Safa ve Merve’yi başka yere taşımıyor, ihram yerine başka bir giysi emretmiyordu. Müşriklerin Kâbe’ye olan hürmetlerinden ve yerilen salatlarından bahsediyordu. İbrahim, inen ayetlerle yeniden tanıtılıyordu. O’nun oğluyla inşa ettiği Kâbe’den ve  gençlik uyanışı olan putları nasıl kırdığı anlatılıyordu. Bilinç mağduru olmuş ve olmaya zorlanmış toplum işte bunu göremiyordu. İbrahim, hala mukaddesti ama Kâbe eşitliğin sembolü değildi.

Bugün sahip olduğumuz İslam anlayışı ne acıdır ki peygamberimiz dönemindeki Kâbe’nin konumu gibidir. Üzerimizde İslam’ın varlığını savunurken halk arasındaki eşitsizliği ne yazık ki göremiyoruz. Bugün de içimizde yerleşmiş putları kâh Allah’a yakın olma bahanesiyle kâh menfaatlerimiz kâh gemilerimiz yüzsün diye biriktirmişiz. İçimizi bu kofluklarla dolduran Ebu Lehep’ lerin peşinden giderken İslam’ın yüceliğini savunmak ve yaşandığını ikrar etmek, eşitliğin sembolü Kâbe’nin Allah indindeki meşruiyeti gibidir. Biz müslümanların İslam’ı getirdiği hal işte budur. Oysa ikide bir feveran ederek “İslam elden gidiyor” çığlığıyla bağırmak yerine, şu elimizden gidecek İslam’ın ne olduğuna bir bakarsak çok daha sağlıklı bir yaklaşım sergilemiş oluruz.

Şimdi müslümanlara soruyorum:

“Biz hangi İslam’ı kaybetmekten korkuyoruz?”

  • İdeolojik sarhoşlukların altında kıldığımız ve bizi Allah’tan başka herkese secde ettiren namazımızı mı?

  • Yoksa onbir ayın sultanı Ramazan ayında akşama kadar aç kalıp sistemin “müstekbir sultanlarınca” kriz, enflasyon, dış ve iç borç dalgası altında bayat ekmek kuyruğuna geçen insanların on iki ay çektikleri sıkıntılarını hatırlamayı aklınıza getirmediğimiz iftar vaktini mi?

  • Hacca gidip Müşriklerden kalma dikili taşları  taşladıktan sonra onların yeryüzündeki varisleriyle bizi sıkı fıkı etmekten çekinmeyen akidemizi mi?

  • “Allah’tan başka ilah yoktur” dedikten sonra mevcut ilah enflasyonunda Allah’ın ilahlığını neredeyse aklımıza getirmeyen Kelime-i Tevhidimizi mi?

  • Arapçasıyla da Türkçesiyle de, yıllardır üzerimize atılan ölü toprağına üfürmesine fırsat tanımadığınız ezanımızı mı?

Hakikaten biz hangi İslam’ı kaybetmekten korkuyoruz? Cevabı gayet kısa ve yalındır.

Bizim kaybetmekten korktuğumuz İslamiyet, kurduğumuz sistem tarafından asla kaybına fırsat verilmeyen, Peygamber tarafından da asla yaşanmayan İslam’dır. Gerçekten, bir sözde  başörtüsü sorunu karşısında sapır sapır dökülen toplumun sorunu amel-i salih değil akide sorunudur. Allah Resulü’nün ilkeleri uğruna çok şeyi, özellikle yaşadığı diyarı terk etmesini bilmemize rağmen biz bu değer konusunda makamlarımıza, maaşlarımıza ve diplomalarımıza Allah’ın ipinden daha sıkı sarıldık ve Allah’ın yerine onları ilah edindik. Ama gördüğümüz gibi ip kopuverdi ve şimdi her vadide şaşkın şaşkın gezen şairlerin etrafında toplanıp büyük büyük mitinglerde avuçları efendilerince doldurulacak olanların Muallekatü’s Seba’larını dinliyor ve onları alkışlıyoruz. Hak, asla kalabalıkların gittiği yolda değil; yanlızların, ayak takımı olarak nitelenenlerin gittikleri yolda kazanılacaktır ve Allah çoğunluğa uydukça haktan sapacağımızı ayetleriyle bildirmektedir.

İnsanların akın akın ve sürüler halinde uğradığı bu erozyonda biz de kaybolmak istemiyorsak sadece gelip geçici olan şu dünya hayatının yalanlarla dolu vaatlerini ortaya koyanların peşinden giderek değil, İncir ve Zeytin Diyarı’nı, Sina Dağı’nı ve Emin Belde’yi aydınlatan kaynağa, vahye dönerek yolumuzu bulabilir; o zaman toplumda bütün zorluklara rağmen değişimin nasıl gerçekleştiğini, “Bir avuç” sayılanların “Zalimleri nasıl bir inkılaba” uğrattığını görebiliriz.

DEPREM VE ÖLÜM GERÇEĞİ İLE İRKİLMEK

Ocak 14, 2019

KUR'AN-I MEHCUR

Ocak 14, 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir