TÜRKİYE’DE NEDEN BU KADAR ÇOK MEAL VAR?

TÜRKİYE’DE NEDEN BU KADAR ÇOK MEAL VAR?

TÜRKİYE’DE NEDEN BU KADAR ÇOK MEAL VAR?

Kanaatimce Türkiyede “meal” kavramı genellikle yanlış kullanılmaktadır. Örneğin çoğu meallerde şöyle yazdığını görüyoruz:

“Kur anı Kerim ve Yüce Meali.”

Bu aslında şu demektir; “Kur an-ı Kerim ve benim ona getirdiğim yüce yorum.” (!)

Burada meal metninin esas metin olduğu veya onu yorumsuz yansıttığı yanılsaması vardır. Çünkü “Önce metni yorumsuz olarak verip ardından dipnotta kendi yorumunu katmak” gibi bir anlayış yaygınlaşmıştır. Oysa bu yanlıştır. Çünkü bizzat meal zaten “yorumlanmış olan” demektir. Sonra dipnotta neden böyle yorumladığınızın savunmasını yapar, gerekçelerinizi gösterirsiniz.

Demek ki “meal” kelimesini yaşayan Türkçede kullanıldığı şekilde kullanmak gerekiyor. Örneğin bir Türkiyeli kahvede konuşurken “Filanın konuşmasını dinledim veya yazısını okudum, mealen şöyle diyordu…” der. İşte “meal” tam da budur.

Çünkü her meal bir yorumdur. Dahası, önceki çağlarda ortaya çıkmış bir durumu (burada metni) meydan okuyucu bir dinamizmle sürdürmek için, tarihin gerisinde kalmama çabası demek olan içtihat ile aynı kategoride değerlendiririz. Şu halde yaşanmış tarih geride kaldığı, elimizde ancak o yaşanmış tarihi yönlendiren metinler kaldığı için metinde geçmeyeni, metinle birlikte bugüne gelemeyeni anlamak isteriz. İşte meal tam da burada lâzımdır.

Oysa çeviri (tercüme) için böyle bir şeye gerek yoktur. Çeviri için bir Eski Çağ metnini filolojik (dilbilimsel) titizlik içinde tercüme etmeniz yeterlidir. Çünkü nasıl olsa günümüz için bir anlamı yoktur. Onun sadece dil olarak ne dediğini aktarmak ve kendi etkin tarihi içinde anlayıp orada öylece bırakmak yeterlidir.

Demek ki Kurana meal verirken zihnî bir performans ortaya koymanız ve ister istemez kendinizi anlamın içine katmanız kaçınılmazdır. Bu durumda “Yorum katmadan veriyorum” sözü eğer bir kast-ı mahsusa yoksa okuyanı aldatma olarak görülmek durumundadır. Çünkü bir dilden başka bir dile, hele de bir çağdan başka bir çağa aktarma yapmanın bizzat kendisi zaten yorumdur.

Örneğin bir meal hazırlayıcısı zevç veya zevce kelimesine koca, eş, karı, hanım, hatun vs. sözcüklerinden birini seçmesiyle zaten yorumlamada bulunmaktadır.Yani zevceyi hanıma, karıya, eşe vs. yormaktadır. Bunu yaptığı anda da aslında ken­ disinin kadına bakışını, çevirdiği metne yansıtmış olmaktadır. Yani kendini anlama katmaktadır. Şu halde “Yorumsuz verdim” nasıl denebilir?

Keza her insan kendi çağının çocuğudur. Kendi çağ, iklim, dil, tarih, coğrafya ve kültür evreninden âdeta süt emerek büyür. Bu durum onu kendi çağının çocu­ ğu yapar. Böylece eski bir çağın göğsünden süt emerek oluşmuş bir metin, kendi çağının göğsünden süt emerek oluşmuş bir zihinde bu haliyle yankılanır. İşte çeviri, meal, tefsir vs. hepsi de değişik oranlarda bu zihindeki yankılanmayı ifade eder.

Demek ki metni yorumsuz yani yankılanmasız vermek diye bir şey olamaz. Bila­ kis yorumda isabet etmek diye bir şey söz konusu olabilir. Zihniyet dünyanızdaki yankılanma ile bir şeyi bir şeye yormuş olursunuz. Yani bir dili bir dile, bir çağı bir çağa, bir iklimi, tarihi ve kültür evrenini diğerine “getirerek” yormuş olursunuz. Zaten her halükârda yorum yapıyorsunuz da acaba isabet ettiniz mi etmediniz mi, asıl önemli olan budur.

Kuran meali çalışmasıyla biz aslında şunu yapmış oluyoruz:

Yedinci yüzyıl Sami/Arap dil, tarih ve kültür evreni ortamında ortaya çıkmış bir metni, 21. yüzyıl Türk dil, tarih ve kültür evreni ortamına getirmiş oluyoruz. Zaten ele aldığımız asıl metin (Kuran) da Allah’ın katından yedinci yüzyıl Sami/Arap dil, tarih ve kültür evrenine bir indirgemeydi. Yani insan algılamasının haricinde olan bir şeyi, insan zekâsının kavrayabileceği bir şekle sokma fonksiyonuydu. Allah bunun için bir öksüzün vicdanını ve onun yaşadığı ortamı “okuma” yeri olarak seçti ve onunla yirmi üç yıl boyunca “yürüdü”. İşte bu yürüyüşle beraber gerçekleşen okumanın metinlerine Kur an (okunanlardan toplanan) diyoruz.

Ve şu an biz bu metni o ortamdan alıyor bu ortama getiriyoruz.

Dikkat ediniz; o ortamda ortaya çıkan “metni” buraya getiriyoruz.

Bu metni ortaya çıkaran arka plan ise tüm aktörleriyle birlikte orada kalıyor, çünkü hepsi tarih oldu. Dolayısıyla eksik gelen bir şey var, zira elde sadece metin var. Metni ortaya çıkaran arka plânın buralara gelmesi ise artık tümüyle imkânsızdır. Demek ki sadece metni içinde doğduğu çağın (ortamın) göğsünden sökercesine alıp buralara getirmek pek bir anlam ifade etmemektedir. Ortam oralarda kaldığı için de artık metinde geçmeyeni duyabilme ve bunun için de kendini anlama katma (meal) kaçınılmaz olmaktadır. Bunun tek istisnası bir zaman mekân makinesini binip o günkü çağa (ortama) gitmektir. Hemen anlaşılabileceği gibi bu ise artık imkân­sızdır, çünkü tarih geriye doğru işlemez.

İşte bu nedenle Nuzül ortamından uzaklaştıkça;

“Allah ne dedi?” den öte,

“Ne demek istedi?”

“Neydi ki böyle dedi?”

“Niçin böyle dedi?”

“Hangi sorunu çözmek için böyle dedi?”,

“Sorun neydi ki?”,

“Bugün aynı sorun yaşanıyor mu?”,

“Bugün için ne anlam ifade ediyor?” vb. sorular kaçınılmaz olmaktadır.

Çünkü Allah’ın ne dediği apaçık ortadadır ve orada öylece durmaktadır. Dolayısıyla bu soruların muhtemel cevapları metne değil “anlama” katılmak veya yorumlamak (meal vermek) dediğimiz şeydir. Düz çeviri ise sadece “Allah ne dedi?”nin bulabildiğin karşılığını yan tarafına yazmaktan ibarettir. Bu manada her meal çeviriyi de içine alır, ama her çeviri meali içine almaz, alamaz. Demek ki çeviri karşılık bulmaya yetecek yüzeysel yorumken meal anlam bulmaya, hatta anlama katılmaya yarayacak derinlemesine yorumdur.

Burada anlama katılmak veya kendini anlama katmak dediğimiz şey metni orijinal metin olmaktan çıkaracak bir şey değildir. Zira metin “orada öylece” durmaktadır. Müevvil yani meal verici, metnin kendi zihnindeki yankılanmalarını metne yorum şeklinde geri göndermektedir. Böylece metin ile yorumcu (müevvil) arasında interaktif bir ilişki oluşmakta, her ikisi birden bir dil ve kültür ortamında birlikte yürümektedirler. Bu, metni değil yorumcunun kendisini yeniden inşası anlamına gelmektedir. Yorumcu metni kendini açan bir dış uyarıcı, uyandırıcı olarak kullanmaktadır. Yorumcu kendini metne değil anlama katmakla metin tarafından yönlendirilmiş, yeniden inşa edilmiş olmaktadır. Ancak yorumcu bunu metinle kendi kendine diyaloga girerek yapmaktadır. Eğer yorumcu bunu yapmasa metin orada öylece durmaya devam edecektir…

VAR MISINIZ İMAN TESTİNE ?

Ocak 7, 2019

KUL HAKKI AFFEDİLMEZ Mİ?

Ocak 7, 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir